"Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bid'attir. Her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir." (muslim 867)

6 Nisan 2019 Cumartesi

40- Rüya ve Keşfe Dayanarak Amel Etmek

40- Rüya ve Keşfe Dayanarak Amel Etmek

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmelerini telkin edeceklerdir. Onlara itaat ettiğiniz takdirde, şüphe yoktur ki, siz de müşriklerden olursunuz.” (En’am 121)

Ümmü seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm, odasının kapısında bir münakaşa işitmişti. Yanları çıkıp şöyle buyurdu:

“Ben ancak bir insanım. Siz dâvâlarınızın halli için bana geliyorsunuz. Bazınızın hüccet yönüyle, diğer bazınızdan daha ikna edici olması, böylece benim, işittiğime dayanarak onun lehine hükmetmem mümkündür. Kimin lehine, kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem (bilsin ki) onun için cehennemden bir ateş parçası kesmiş oluyorum.”1

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu hadis ile hükmü, işitilen şeylerin gereğine ve diğer şeylerin terkine bağlamıştır. Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm, kendinize arz edilen hükümlerin pek çoğunun aslına vâkıf bulunuyor, onların haklı yada haksız olduklarını biliyordu. Buna rağmen o, ancak duyduğuna göre hükümde bulunuyor, bilgisi doğrultusunda hüküm vermiyordu.”2

Yine rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, münâfıklar kendisine vahiyle bildirildiği halde, işleri zahirdeki görünüşe göre yürütüyordu.

Allah Azze ve Celle, bu dini tamamladığını beyan etmiştir. (Maide 3) şu halde keşif veya ilham ile elde edilen bilgi bu dinde bulunmayan bir şey getiriyor olamaz. Öyle olursa bunun şeytanî olduğu kesin olarak ortaya çıkar. Keşfe veya ilhama muhatap olan kişi bunu Kitap ve sünnetin hükümlerine arz etmek mecburiyetinde olup, bunlara muhalif olursa ona asla itibar edilemez. Mesela gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Kimin keşfi gaybî unsurlar içeriyorsa, işte o şeytanî bir bir keşiftir. Şunu da unutmamalı ki, masum olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışındaki herkesin keşfine şeytan mutlaka müdahale eder.

1-       Şüphesiz Allah Teâlâ bizlere başka şeye değil, yüce kitabına ve nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine tâbi olmayı farz kılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bunun delilleri çoktur. Mesela şöyle buyrulmuştur:

“Rabbinizden size indirilene uyun. O’nun dışında dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.”(
(A’raf 3)

2-       Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“bugün size dininizi ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve din olarak, sizin için İslâm’ı seçtim.”(Maide 3)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Refiku’l-A’la’ya intikalinden sonra dini hüküm koymaya imkân yoktur.

Eş-Şevkani rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Allah’ın bize nebimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle din kıldığı şeriatın Allah Azze ve Celle tarafından tamamlandığı sana gizli değildir. Bundan sonra ümmetin dinleriyle ilgili konularda başka bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Nitekim peygamberlik ölümle sona ermiştir.”3

3-       Hükümlerin aslı ve kaynağı olan şer’î delillerin, Kitap ve sünnet ile sınırlı olduğundan imamlar ittifak etmişlerdir. İlimde imam olanlardan hiçbiri rüyayı deliller arasında saymamışlardır.

Eş-Şevkani rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra rüyada görülmesi halinden söylediği sözün veya fiilin delil olduğunu gösteren bir delil bize gelmemiştir. Bilakis Allah Teâlâ, onun dili üzerinden şeriat kıldığı dini ümmet için tamamlamadan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i vefat ettirmemiştir.”4

4-       Rüyalar kaynağı bakımından rahmânî, nefsânî ve şeytânî olmak üzere üç kısma ayrılır. Rüyayı rahmânî kabul edip diğerlerini reddetmek için ayırt etmeye bir yol yoktur.

Muhakkik imam İbn Kayyım el-Cevziyye rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Rüyanın da keşif gibi rahmânî ve şeytânî olanları vardır. Peygamberlerin rüyaları vahiy olup şeytandan korunmuştur. Bu hususta imamların ittifakı vardır. Bu yüzden Halil (İbrahim aleyhisselâm)  oğlu İsmail’i rüya sebebiyle kurban etmeye davranmıştır. Başkalarının rüyaları ise açık vahye arz edilir, uygunsa kabul edilir, değilse onunla amel edilmez.”5

Şeyh Abdurrahman el-Muallimî rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Rüya müjde ve uyarı olmakla sınırlıdır. Doğrusu; rüya hak olabilir. Bu durumda nübüvvetten sayılır. Şeytandan da olabilir. Yine kişinin kendi kendine telkininden de kaynaklanabilir. Bunları ayırt etmek zordur.”6  

5-       Rüya uyku halinde görülür. Bu zapt, edilebilecek, doğruluğu tespit edebilecek ve mükellef bulunulan bir durum değildir. Bu yüzden uyanıncaya kadar uyuyandan kalem kaldırılmıştır. Zapt edilemediğinden uyuyan kimsenin rivayeti kabul edilmez.

6-       Rüyada galip olan rumuz ve işaretlerdir. Bunun tabirinden çok az insan anlar. Birden fazla yorumlara ihtimali vardır. Durumu böyle olan bir şeyin delil olması uygun değildir.

Şeyh Abdurrahman el-Muallimi rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Peygamberlerin – aleyhimusselâm – rüyası olsa dahi rüyalarda galip olan, zahirin aksidir. Nitekim bu Kur’an’da anlatılmıştır ve sahih hadislerde sabittir. Bu meseleler sebebiyle ilim ehli, rüyanın delil olmaya elverişli olmadığında ittifak etmişlerdir. Rüya sadece müjdeleme ve uyarıdır. Sahih şer’î delillere uygun olduğu zaman destek olarak zikredilmesi uygundur.

Nitekim İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan sabit olduğuna göre o, temettu haccının yapılamasını söylerdi. Zira ona göre bu Kitap ve Sünnette sabitti. Bazı arkadaşları buna uygun rüya görünce İbn Abbas radıyallahu anhuma’yı müjdelediler.”7

İbnu’l-Hac rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allah, kullarını rüyalarında meydana gelen şeylerden yükümlü kılmamıştır Zîra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kalem üç kişiden kaldırılmıştır.” Bunlar arasında “Uyanıncaya kadar uyuyan kişi’yi de saymıştır. Çünkü uyuduğu sırada mükellef değildir. Uykusunda gördüğü bir şeyle de amel edemez.”8

Hafız İbn Hacer el-Askalani şöyle demiştir: “Şayet uyuyan kimse, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i kendisine bir şey emrederken görürse, bunun mutlaka şeriatın zahirine (kitap ve sünnete) arz edilmesi gerekir.”9

İz b. Abdisselam rahmetullahi aleyh’e, ölülere hediye edilen Kur’an okuma sevabının ulaşıp ulaşmayacağı soruldu. O da özetle şu şekilde cevap verdi:

“Kur’an okumanın sevabı sadece okuyan içindir. Başkasına ulaşmaz… Bazı insanların bunu rüyalarla ispat etmeye çalışmaları şaşırtıcıdır. Rüyalar hükümlerin tespitinde şer’î delillerden değildir.”10

Şeyh Zekeriyya el-Ensari şöyle deimştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyada gören kimsenin rüyasının doğruluğunun alâmeti, ondan, âlimlere göre doğru bir yorumu olan, şeraite aykırı bir şey işitmemiş olmasıdır.”11

Allame Ali b. Sultan Muhammed el-Kâri rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Peygamberlerden başkasının rüyalarına dayanmak söz konusu değildir. Bununla beraber, rüyanın gören kimseye veya bu konumda olan başkasına uygun yoruma ihtiyacı vardır. Bir kimse Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyasında görse, kendisine İslam’ın kurallarına aykırı olarak bir şey yapmasını veya bir şeyi terk etmesini emretse bunu yerine getirmek gerekmez. Bu konuda âlimler icma etmişlerdir.”12

Allame eş-Şevkani rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Allah Azze ve Celle, bizi yükümlü tuttuğu dinini tamamlamış ve şöyle buyurmuştur: “Bugün dininizi tamamladım” (Maide 3) Bundan sonra ümmetin dinleri hakkında başka bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Nitekim ölümle peygamberlik, dinin kurallarının tebliği ve uyarı kesilmiştir. Bu bize şunu öğretiyor: şayet uyuyan kimsenin rüyasını tespit etmeye gücümüz yetse dahi onun Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in rüyasında gördüğü sözleri ve fiilleri ne kendisine ne de ümmetten bir başkasına delil olur.”13



1 Sahih. Buhari, (2458) Muslim (1713) Muvatta (2/719) Ebu Dâvud (3583, 3584) Tirmizi (1339) Nesâi (8/233)
2 Bkz: Şatıbi el-Muvafakat (2/267-270)
3 Bkz: İrşadu’l-Fuhul (2/291, 292)
4 İrşadu’l-Fuhul (2/291, 292)
5 Medaricu’s-Sailikin (1/51)
6 Et-Tenkil (2/242)
7 Et-Tenkil (2/259)
8 Ondan nakleden: Dr. Muhammed el-Aşkar, Ef’ali’r-Rasul sallallahu aleyhi ve sellem (2/162)
9 Fethu’l-Bari (12/389)
10 Fetava Sultani’l-Ulema el-İzz b. Abdisselam (s. 43-43)
11 Haşiyetu’ş-Şeyh Zekeriya el-Ensari Ale’r-Risaleti’l-Kuşeyri (s.175)
12 El-Mukaddimetu’s-Salime Fi Havfi’l-Hatime (s.22)

13 İrşadu’l-Fuhul (2.249)

3 Nisan 2019 Çarşamba

39- Kur’an ve Sünnet Delillerini Zannî Saymak

39- Kur’an ve Sünnet Delillerini Zannî Saymak

İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Sahihayn (Buharî ve Muslim) hadisleri ve diğer haber-i vahidler hakkında “İlim ifade etmez” diyen yalanlayıcıların durumu, “Kur’an’ın lafızlarının dalaleti yakin (kesin ilim) ifade etmez” diyenlerden daha kötüdür. Bunu aklî olduğunu iddia ettikleri bâtıllarına dayanak kılmışlarıdır.”1




1 Mecmuu’l-Fetava (16/432-433)

38- Kâfirlere Benzemek ve Onlara Tâbî Olmak

38- Kâfirlere Benzemek ve Onlara Tâbî Olmak

Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Elbette sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış uyacaksınız. Hatta öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de onları takip edeceksiniz.” Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh dedi ki

“Biz: Ey Allah’ın rasulü! Yahudi ve Hıristiyanları mı (kastediyorsun)? Dedik. Buyurdu ki:

“(Başka) kimler olacaktı ki?”1

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurdu:

“Kıyametin önünde, kılıçla gönderildim ki hiçbir şey ortak koşulmadan yalnızca Allah’a ibadet edilsin. Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı. Emrime muhalefet edenlere zillet ve küçüklük yazıldı. Kim kendini bir kavme benzetirse onlardandır.”2



1 Sahih Buhari (3456) Muslim (2669) benzerini Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Buhari (7319) rivayet etmiştir.
2 Sahih Ahmed (2/50, 92) Ebu Davud (4031) İbn Ebi Şeybe (4/212) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (216) Tahavi Muşkilu’l-Asar (231) Abd b. Humeyd (848) El-Elbani, el-İrva (1269) Ahmed b. Hazlem, Hadisu’l-Evzai (s.31 no:30) Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar (1/238) Hadis, mutabî ve şahitleriyle sahihtir. Bu hadisi muhaddislerin geneli hasen ve sahih olarak değerlendirmişlerdir. Bkz: Darekutni el-İlel (9/272) Iraki el-Muğni (1/217) İbn Hacer Fethu’l-Bari (10/271) Busayri İthafu’s-Sadetil-Mahera (4/484) Zehebi Siyeru A’lami’n-Nubela (15/509) Suyuti Camiu’s-Sagir (8593) Elbani (Sahihu Ebi Davud, Gayetu’l-Meram, Cilbabu’l-Mer’e)

37- Cahiliyye Adetlerini Kabul Etmek

37- Cahiliyye Adetlerini Kabul Etmek

İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İnsanlardan Allah’ın en çok buğz ettiği kimseler şu üçüdür: Harem’de haktan sapan, İslam’da cahiliyye adeti arayan ve kanını dökmek için bir kimsenin haksız yere kanını talep eden.”1

Haris el-Eşari radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İnsanlara cahiliyye adetlerinde olduğu gibi seslenen kişiler cehennem odunu olacaktır.” Bir adam:

“Ey Allah’ın rasulü! Oruç tutsa, namaz kılsa da mı?” Dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Oruç tutsa da, namaz kılsa da öyledir. Allah Teâlâ nasıl size “Müslümanlar, müminler ve Allah’ın kulları” demişse, siz de birbirinizi buna uygun şekilde çağırın.”2

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Dikkat edin! Bütün cahiliyye işleri ayağımın altındadır.”3



1 Sahih Buhari (6882)
2 Sahih  Nesai Sunenu’l-Kubra (8815) Tirmizi (2863-64) Ahmed (17170) İbn Hibban (6233)
3 Sahih  Muslim (1218)


2 Nisan 2019 Salı

36- Naslara Aykırı da Olsalar, Çoğunluğu Delil Getirmek

36- Naslara Aykırı da Olsalar, Çoğunluğu Delil Getirmek

Allah Teala Şöyle buyurmuştur:

“Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar; zira onlar, zandan başka bir şeye uymuyorlar ve dolayısıyla sadece saçmalıyorlar.” (En’am 116)

“Zira bu, Rabbin tarafından bildirilmiş bir gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.” (Hud 17)

“And olsun ki, onlardan önceki milletlerin çoğu dalalete düşmüştü.” (Saffat 71)

“And olsun ki biz, size hakkı getirdik; fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.” (Zuhruf 78)

“Ve dediler ki: “Biz malca ve evlatça daha çoğuz. Biz azaba uğratılacak değiliz.” (Sebe 35)

Ebu hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ümmetime ümmetlerin hastalığı isabet edecek” dediler ki:

“Ey Allah’ın peygamberi! Ümmetlerin hastalığı nedir?” Buyurdu ki:

“Kibir ve hakkı kabullenmeyip insanları hor görmektir, çoklukla övünmek, dünya için yarışmak, birbirine buğzetmek, birbirine hased etmektir. Bunun sonunda taşkınlık, sonra kargaşa ortaya çıkar.”1

İbn Hazm şöyle demiştir: “Bir kişide çoğunluğun elinde olmayan sünnetler bulunabilir. Onun yanında, başkalarında bulunmayan bir sünnet var da, o kimse buna göre fetva veriyorsa, çoğunluğa aykırı dahi olsa isabetlidir.”2



1 Sahih. Hâkim (4/168) Taberani Evsat (9/23) İbn Ebi’d-Dunya Zemmu’l-Bagy (2) İbn Ebi’d-Dunya el-Ukubat (261) Deylemi (3457) el-Elbani, es-Sahiha (680)

2 El-İhkam (1/599)

35- Nasların Zahirlerine Aykırı Bâtınları Olduğuna İnanmak

35- Nasların Zahirlerine Aykırı Bâtınları Olduğuna İnanmak

Şafiî rahimehullah şöyle demiştir: “Zahirinin kastedilmediğini gösteren Kur’an’dan, sünnetten veya icmadan bir delil gelinceye kadar, Kur’an zahiri üzeredir.”1

Hatib el-Bağdadi şöyle demiştir: “aksine bir delil bulunmadıkça hadisler zahiri ve umumu üzere alınır. Şafiî şöyle demiştir: “Şayet hadiste geçen bir şeyi zahirinden  bâtın (içinde gizli) anlama çevirmek caiz olsaydı, hadislerin çoğu birçok anlamlara yorumlanırdı ve hiç kimseye bir diğerinin çıkardığı anlam delil olmazdı. Lakin bu konuda hak birdir. O da sadece zahiri ve umumi anlamıdır. Ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen bir delil varsa o müstesna.”2

Müfessirler şeyhi et-Taberi rahimehullah tefsirinin birçok yerinde bu manayı kabul ederek şöyle demiştir:

“Zahir anlamın terk edilerek doğruluğuna delil bulunmayan bâtın/gizli anlama geçilmesi caiz değildir.”3




1 Er-Risale (580)
2 Hatib el-Bağdadî, el-Fakih ve’l-Mutefekkkih (1/222) İhtilâfu’l-Hadis (1/480)
3 Tefsiru’t-Taberi (1/15)

34- Dine Aykırı Adetleri Devam Ettirmek

34- Dine Aykırı Adetleri Devam Ettirmek

Şatıbi şöyle demiştir: “mücerret re’ye (görüşe) ve hevaya dayalı olan bütün ibadetler bid’attir. Bazı alimlerin ve abidlerin sözlerine veya bazı ülkelerdeki adetlere dayalı olanlar da böyledir.”1

İbn Kayyım şöyle demiştir: “Adetler, usulü yıkar ve onun yerine başka üsuller bina eder.”2




1 El-İ’tisam (1/212)

2 Bekr b. Abdillah, en-Nazair (s.294)

33- Arap Dilinin Kur’ân ve Sünnet’in Önüne Geçirilmesi

33- Arap Dilinin Kur’ân ve Sünnet’in Önüne Geçirilmesi

İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Murcie bu iman esasını Kitap, Sünnet, sahabe ve tabiin ile onlara güzellikle uyanların sözlerine göre açıklamaktan ayrılmışlar, re’ylerine ve lügatten anladıklarına göre te’vil ittiklerine dayanmışlardır. Bu bid’at ehlinin yoludur. Bu yüzden İmam Ahmed şöyle derdi:

“İnsanları en çok hataya düşüren şey, te’vil ve kıyas yönündendir.” Bu yüzden Mu’tezile, Murcie, Rafiziler ve diğer bid’at ehli Kur’an’ı re’yleriyle, akıllarıyla ve lügatten te’vil ettikleriyle tefsir ederler. Bundan dolayı onların Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerine, sahabe, tabiin ve imamların sözlerine dayanmadıklarını görürsün. Onlar ne sünnete, ne de selefin icma’ına ve sözlerine dayanırlar! Onlar ancak akla ve lügate dayanırlar. Yine onların hadislerle ve selefin sözleriyle açıklanmış rivayet tefsiri kitaplarına dayandıklarını göremezsin. Onlar ancak kelamcı önderlerinin ve mülhitlerin bu sapmış yollarına göre yazdıkları edebiyat kitaplarına ve kelâm kitaplarına dayanırlar. Yalnızca felsefe kitaplarında, edebiyat ve lügat kitaplarında olanları alırlar. Hadislere ve rivayetlere gelince, ona iltifat etmezler."1




1 Mecmuu’l-Fetava (7/118-119)




32- İslam’da Sonradan Çıkmış Olan Bî’ât ve Ahitleşme

32- İslam’da Sonradan Çıkmış Olan Bî’ât ve Ahitleşme

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde İslam’da tek bir kişiye biat edilmesini geride bırakmıştı ki, o da Müslümanların emiridir. Müslümanların emirine yapılan biat ise ehlu’l-hal ve’l-akd denilen, ilmi ve askeri otoritelerin biati ile gerçekleşir. Bu biat sayesinde Müslümanların imamı güç ve otorite elde eder, söz birliği sağlanır, dinin hükümleri yerine getirilir, yollar ve şehirler güvenliğe kavuşur, Cuma, cemaat ve diğer ibadetler yerine getirilir. Bunun gibi daha birçok faydalar vardır. Aynı asırda, aynı ülkede birden fazla imama biat etmenin caiz olmadığı hususunda icma’ edilmiştir.1

Bu biatin vacip olduğuna ve bunu bozmanın haramlığına dair birçok deliller vardır. Ümmetin tarihteki seyrinde de İmametu’l-Kubra dışında bir biat mercii bilinmemektedir.

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:

“Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine itaati emrettiği imamlar, malum ve mevcut olan, otoriteleriyle insanların siyasetine güç yetirebilen kimselerdir. Ortada olmayan, bilinmeyen, hiçbir şeye gücü yetmeyip otoritesi bulunmayan kimseye ise itaat edilmez.”2



1 Bkz: Kurtubi, Tefsir (1/188)

2 Vakafatu’l-Menheciyye (198)

19 Mart 2019 Salı

31- Bidat-i Hasene İddiası

31- Bidat-i Hasene İddiası

Cabir radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir bid’at’i istisna etmeyerek:

“Her bid’at sapıklıktır”1 buyurmuştur.

Hafız b. Ahmed el-Hakemî rahimehullah, Mearicu’l-Kabul’de (3/1228) Bid’atler babında şöyle demiştir:

“Bil ki bütün bid’atler reddedilmiştir, ondan kabul edileni yoktur. Hepsi de çirkindir, bid’atin güzeli yoktur. Hepsi de sapıklıktır, ondan hidayet olanı yoktur. Hepsi de günahtır, ecir olanı yoktur. Hepsi de batıldır, bid’atle hak olan bir şey yoktur.

Bid’at’in manası: Allah’ın izin vermediği, hakkında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının emri bulunmayan dindir. Bu yüzden Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bid’ati: “Hakkında emrimiz bulunmayan her amel” sözüyle tefsir etmiştir.

Yetmiş üç fırka içinde kurtulan fırkayı ise: “Onlar el-cemaattir” sözüyle ve “Onlar benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olanlar” diye nitelemiştir.

Bid’atler dini ihlal etmesi bakımından işleyenini küfre sokan ve küfre sokmayan olmak üzere iki kısımdır.

Küfre sokan bid’atin şartları: Üzerinde icma edilmiş, mütevatir, dinde bilinmesi zorunlu olan bir farzı inkâr eden veya farz kılınmamış bir şeyi farz kılan, bir haramı helal sayan veya bir helali haram sayan yahut Allah, rasulü ve kitabın ispat veya nefiy olarak münezzeh oldukları şeye itikad eden kimselerin yaptıklarıdır. Çünkü bu kitabı ve Allah’ın rasulünü kendisiyle gönderdiği şeyleri yalanlamaktır. Mesela Cehmiyye’nin Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarını inkâr etmeleri ve Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylemeleri böyledir. Allah’ın sıfatlarından herhangi birinin mahlûk olduğunu söylemek, Allah Teâlâ’nın İbrahim aleyhi^s-selâm’ı halîl edindiğini, Musa aleyhi’s-selâm ile konuştuğunu ve daha başkalarını inkâr etmek böyledir. Kaderiyye’nin Allah Azze ve Celle’nin ilmini, fiillerini, kaza ve kaderini ink’ar etmeleri, Mucessime’nin Allah Teâlâ’yı mahlûkuna benzetmeleri ve bunun gibi hevalar böyledir.

Lakin bunlardan bazısının maksadının dinin kaidelerini yıkmak, Müslümanları şüpheye düşürmek olduğu bilinir. İşte bunların küfrü kesindir. Hatta o dinden uzak ve ona düşman olanlardan biridir. Diğerleri ise meseleler kendilerine karışık gösterilmiş ve aldanmışlardır. İşte bunlara da ancak bağlayıcı bir hüccet ikamesinden sonra küfürlerine hükmedilir.

İkinci kısım bid’atler küfre sokmayanlarıdır. Bu bid’atler kitabı veya Allah’ın rasulleriyle gönderdiklerini yalanlamayı gerektirmeyen bid’atlerdir. Mesela Mervaniyye bid’atleri böyledir. Faziletli sahabelereden bazıları onlara karşı çıkmışlar, bunları kabul etmemişler, onlara bid’atlerinden de el çekip tekfir etmemişlerdir. Mesela bu yöneticiler bazı namazları son vakitlerine kadar geciktirmişler, Cuma hutbesini oturarak vermişler, sahabelerin büyüklerine minberler üzerinde sövmüşler, bunlar gibi şer’î bir itikad olmayan bilakis te’vil ve nefsâni şehvetler ile dünyevî gayeler içeren türden bid’atler işlemişlerdir.

Nitekim İmam Ahmed ve Hasen kaydıyla Tirmizi, Ebu İmran el-Cevnî’den şöyle rivayet etmişlerdir: Enes b. Malik radıyallahu anh’ın şöyle dediğini işittim:

“Bugün, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında üzerinde bulunduğumuz şeylerden bir şey tanımıyorum.” Dedik ki:

 “Peki namaz nerede kalıyor?” Dedi ki:

“Namaz hakkında da öğrendiklerinizi zayi etmediniz mi?”2
Sabit el-Bunanî’den aydınlık bir isnad ile şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Enes b. Malik radıyallahu anh şöyle dedi:

“Bugün aranızda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanındaki şeylerden la ilahe illallah sözünü söylemeniz dışında bir şey bilmez oldum.” Dedim ki:

“Ey Ebu Hamza! Peki namaz?” Dedi ki;

“Güneş batarken namaz kılınıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in namazı böylemiy di?”3

Buhârî ve Muslim’in sahihlerinde Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ve Kurban bayramlarında musallaya çıkar, önce namaz kıldırmakla başlar, sonra ayrılır, kalkıp insanlara döner, insanlar saflarında oturuyor oldukları halde onlara vaaz verir, tavsiye ve emirlerde bulunurdu. Hatta askerî birlikler gönderecekse buradan gönderir veya vermek istediği talimatlar varsa verir ve sonra giderdi. Ben Mervan b. el-Hakem’in Medine valisi olduğu günlerde onunla da bir Ramazan veya Kurban bayramı namazı için musallaya çıktım. Zaten onun zamanına kadar insanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki bu uygulamayı devam ettirmemişlerdi.

Fakat namaz kılacağımız yere vardığımızda ne göreyim; bir minber… Bu minberi Kesîr b. es-sait yapmıştı. Bu şaşkınlığım henüz geçememişti ki Mervân’ın daha bayram namazını kılmadan önce minbere çıkmaya yeltendiğini gördüm. Bunun üzerine hemen elbisesinden tutup onu geri çektim. Fakat o direnip elimden kurtuldu ve çıkıp namaz kılmadan önce hutbe îrad etmeye başladı. Ben de ona:

“Vallahi, siz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki uygulamayı değiştirdiniz!” dedim. Bunun üzerine aramızda şöyle bir konuşma geçti. O:

“Ey Ebû Saîd, senin bildiğin o uygulamanın artık bir geçerliliği kalmadı.” Ebu Said radıyallahu anh:

“Allah’a yemin ederim ki, benim bildiğim bu uygulama hiç bilmediğim şu uygulamanızdan çok daha hayırlıdır.” Mervan dedi ki:

“Fakat halk namazdan sonra oturup bizi beklemiyor ki, dağılıp gidiyorlar. Ben de bu yüzden hutbeyi namazın önüne aldım”4

Muslim’in bir rivayetinde: “Bunu görünce dedim ki:

“Önce namaz ile başlamak nerede kaldı?” şöyle dedi:

“Ey Ebu said! Senin bildiğin şey terk edildi.” Dedim ki:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, bildiğim şeyden daha hayırlısını getiremezsiniz.” Bunu üç sefer söyledi ve sonra oradan ayrıldı.”5

Ahmed, Ebu Davud ve İbn Mace, Ebu Said radıyallahu anh’den şöyle rivayet etmişlerdir:

“Mervan bayram günü minberi çıkardı ve namazdan önce hutbeye başladı. Bir adam kalkıp:

“Ey Mervan! Sünnete muhalefet ettin, minberi çıkarttın. Hâlbuki minber çıkartılmazdı. Namazdan sonra hutbeye başladın. Hâlbuki hutbe ile başlanılmazdı.” Bunun üzerine Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh dedi ki:

“Bu kimdir?” falanın oğlu filandır dediler, Dedi ki:

“Bu üzerine düşeni yaptı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Kim bir münker görür de eliyle değiştirmeye gücü yeterse eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle yapsın. Bu ise imanın en zayıfıdır.”6

Derim ki: hadisin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünden merfû olan kısmı Muslim’in Sahihindedir.7 Belki de Mervan’a karşı çıkan bu şahıs, Ebu Said radıyallahu anh’ın eliyle ve diliyle karşı çıkmasından sonra karşı çıkmıştır. Zira Ebu Said radıyallahu anh’ın karşı çıkışı, bu işin ilk defa yapıldığı zaman olmuştu. Allah en iyi bilendir.

Muslim’in Sahih’inde Cabir b. Semura radıyallahu anh’den: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem aykta hutbe verir, sonra otururdu. Sonra kalkıp ayakta hutbe verirdi. Kim sana Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in oturarak hutbe verdiğini söylerse yalan söylemiştir. Allah’a yemin olsun O’nunla beraber binden fazla namaz kıldım.”8

Ka’b b. Ucra radıyallahu anh mescide girdiğinde Abdurrahman b. Ummi’l-Hakem oturarak hutbe veriyordu. Dedi ki:

“Şu habise bakın, oturarak hutbe veriyor!

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona koştular ve seni ayakta bıraktılar.”(Cum’a 11)9

Yine Muslim’de rivayet edilmiştir: Ammar b. Ruveybe Bişr b. Mervan’ın minber üzerinde ellerini kaldırdığını görünce:

“Allah şu iki eli çirkinleştirsin Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu elini kaldırmaktan ve işaret parmağıyla işaret etmekten fazlasını yapmadığını gördüm.”10

Bid’atler işlendiği konuya göre de taksim edilir:

İbadetler hususunda bid’atler

Ve muamelat hususunda bid’atler.

İbadetler hususundaki bid’atler de yine iki kısımdır:

Birincisi: Allah Teâlâ’nın izin vermediği ve kendisiyle ibadet niyetiyle kulluk edilen şeylerdir. Mesela cahil Sûfî’lerin eğlence aletleriyle, raks ederek, el çırparak ve çeşitli çalgı aletleriyle yaptıkları müzik ile ibadet etmeleri gibi. Onların bu durumları Allah Teâlâ’nın şu ayetlerindekilere benzer:

“Onların Ka’be yanındaki namazları ancak el çırpmak ve ıslık çalmaktan ibarettir.”(Enfal 35)

İkincisi: aslı meşru olan, lakin yeri dışında kullanılarak yapılan ibadetlerdir. Mesela ihramda başı açmak meşru bir ibadettir. Eğer bu ihram dışında, oruçta, namazda veya başka ibadetlerde, ibadet niyetiyle yapılırsa haram bir bid’at olur. Yine diğer meşru ibadetleri de meşru kılındıkları yerlerden başka yerlerde yapmak da böyledir.

Mesela yasaklanan vakitlerde nafile namaz kılmak, şek gününde ve iki bayram günlerinde oruç tutmak gibi, Sahih’te Enes radıyallahu anh’den rivayet edilmiştir: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bir adamı iki kişi arasında yürürken görünce şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki Allah’ın, elbette bu adamın nefsine eziyet etmesine ihtiyacı yoktur.”11

Muamelelerdeki bid’ate gelince: Mesela Allah’ın kitabında veya Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde bulunmayan şartlar koşmak böyledir.




1 Sahih. Muslim (867)
2 Sahih. Ahmed (3/100) Tirmizi (2447)
3 Sahih. Ahmed (3/270)
4 Sahih. Buhârî (956) Muslim (889)
5 Sahih. Muslim (889)
6 Sahih. Ahmed (3/10, 20) Ebû Dâvûd (1140, 4320) Tirmizî (217) Nesâî (8/111) İbn Mâce (4013)
7 Sahih. Muslim (49)
8 Sahih. Muslim (862)
9 Sahih. Muslim(864)
10 Sahih. Muslim (874)
11 Sahih. Buhârî (11/585)

12 Mart 2019 Salı

30- Maslahat-ı Mürsele İddiası

30- Maslahat-ı Mürsele İddiası

Maslahat: mana ve vezin olarak “menfaat”tir. Salah/iyilik anlamındadır. Fesadın/mefsedetin zıddıdır.

Kur’an’da maslahat kelimesi hak ile irtibatlı kullanılmıştır.

“Eğer hak, onların heva ve heveslerine tabi olsaydı, gökler, yer ve içindeki herkes, mutlaka boğulurdu. Oysa biz onlara, şan ve şereflerini ihtiva eden Kur’an’ı getirdik; fakat onlar, bundan yüz çevirmektedir.” (Muminun 71) Bu ayette geçen hak; hevanın zıddı olan vahiydir.1

Maslahat kavramı sünnette ise mefsedetin zıddı olarak geçmiştir. Bu ise Kur’an’daki manasından farklı değildir. Maslahat; fayda vermek ve hayırdır.

Usulcülere göre maslahat; hikmet sahibi şeriat koyucunun kulları için, onlara dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve ırzlarını korumak için kastettiği bütün faydalardır.2

Şeraite göre maslahat; ibadet veya adet olarak dinin maksatlarına götüren sebeptir. 3

Dini indiren, kulların maslahatını daha iyi bilir:

“Yaratan hiç bilmez mi? O latifdir, her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” (Mülk 14)

Nas ile maslahat arasında bir çelişki düşünülemez. Zira naslar ancak kulların maslahatının gerçekleşmesi için gelmiştir.

İslam dini, ister emrolunan farzlar ve menduplar olsun, ister yasaklar haramlar ve mekruhlar olsun,  kulların dünya ve ahiret maslahatlarının gerçekleşmesi üzerine kuruludur.

İbnu’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Dinin temeli hikmet ve kulların dünyevi ve uhrevi maslahatları üzerine kuruludur. İslam dini bütünüyle adalet, bütünüyle rahmet, bütünüyle maslahat ve bütünüyle hikmettir. Dolayısıyla adaletten zulme, rahmetten merhametsizliğe, maslahattan mefsedete ve hikmetten anlamsızlığa sapan hiçbir yorum ve hüküm ne kadar tevil edilirse edilsin İslam dininden olamaz. Çünkü din, Allah’ın kulları arasındaki adaleti, mahlukatı arasındaki merhameti, yeryüzündeki gölgesidir. Kendisinin ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in  doğruluğunu ispatlayan hikmeti, bunun ispatına yeterli ve doğru delildir.”4

Maslahat üç türlüdür:

1-       Dünyevi maslahat

2-       Uhrevi maslahat

3-       Her ikisinin maslahatı

Diğer bir açıdan maslahat şöyle taksim edilmiştir:

1- Zaruri maslahat: Din ve dünya maslahatlarının yerine gelmesi için zorunlu olan işlerdir. Din ve dünya maslahatları: dinin, aklın, canın, neslin ve malın korunmasıdır. Bunlar kaybedildiğinde dünya maslahatları düzgün yürümez. Hatta işler bozulur ve hayat kaybedilir. Ahirette de kurtuluş ve nimetler kaybedilir, apaçık bir ziyana dönülür.

2- Hâciyyat olan masalahat: Kişinin genişlemek veya darlığı kaldırmak için ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Talep olunan şey yerine gelmediğinde zorluk meydana gelir. Pasaport, sağlık karnesi, avlanma izni, helal olan yiyecek içecek, giysi, mesken gibi şeylerden yararlanmak ve benzerleri gibi.

3-Tahsiniyyat olan maslahatzel olan adetleri almak, lekeleyici şeylerden uzaklaşmak, temizlik, zineti kuşanmak, nafile ibadetlerle Allah’a yakınlaşmak, yeme içme ve giyim edepleri, israf etmemek veya yeme, içme ve giyim konularında kısmamak gibi.

Maslahat, dine uygun yada aykırı olması bakımından: meşru maslahat ve gayri meşru maslahat olmak üzere iki türlüdür
.

İtibar açısından maslahat üç kısımdır:

1-       Maslahat-ı mu’tebere: Gözetilmesi için dinde  nas veya icma ile delil gelmiş olan muteber maslahattır. Aklın korunması için içkinin haram kılınması, canın korunması için kasten öldürmede kısas cezasının meşru kılınması, malın korunması için meşru müdafaa ve hırsızın elinin kesilmesi gibi.

2-       Maslahat-ı mulgât: Dinin batıl oluşuna şahitlik ettiği, nas veya icma deliliyle itibar edilemeyecek olan maslahattır. Miras taksiminde erkek ve kız kardeşlerin paylarının eşitlenmesi gibi.

3-       Maslahat-ı mursele: İtibar edilip edilmemesi hakkında nas veya icma bulunmayan ancak dinin menfaati temin ve zararı gidermeye dair genel maksatlarına uygun olan maslahattır.

Dinen muteber olan maslahat: düzgün akılların ve selim fıtratın gereği olup, şeriat sahibinin maksatlarını gerçekleştiricidir.

Şatıbî şöyle demiştir: “Ticaret ve adetlerden bilinir ki; dini ve dünyevi maslahatlar hevaya tabi olarak ve hevesler peşinde giderek elde edilmez. Bunlar bahsedilen maslahatların zıddı olan helake götürür.”5

Meşru ve muteber maslahatın gerçekleşmesi için gereken şartlardan bazıları şunlardır.

1-       Maslahat zanni değil, hakiki olmalıdır,

2-       Maslahat kişisel değil, genel olmalıdır.

3-       Kitap ve sünnete aykırı olmamalıdır.

4-       Daha öncelikli olan veya eşit seviyede olan başka bir maslahatı yok etmemelidir.

Şer’i nas, Müslümanın  hayatında hükmedici merci’dir. Akıl buna tabi olan bir kaynaktır. İslam’ın esaslarından olan; dini merciiyyet ve şer’i nasların yüceltilmesine dayalı olan bu önemli kaideye muhalefet eden kimseler dini nasların değerini alçaltmış ve dine açıkça aykırı düşen hususları bir tarafa atmamış, naslara karşı kötü bir konum almışlar, vehmi/zanni maslahatı nassın önüne geçirmişlerdir.

Âlimler, maslahat olduğu zannedilen şeyin, şer’i delillere aykırı olması halinde maslahata itibar edilmeyeceğinde icma etmişlerdir. İcma, asırlarca; maslahat olduğu zannedilen şeye, şer’i delillere aykırı olduğu zaman itibar edilmeyeceği şeklinde devam etmiştir.6

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. (Onlara) de ki: İkisinde de insanlar için hem büyük günah, hem de faydalar vardır; fakat günahları faydalarından daha büyüktür.”(Bakara 219) İçki ve kumarda maslahat/faydalar bulunduğu sabittir.

Buna rağmen bu ikisi ittifakla haramdır. Zira Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Maide 90)

Şayet naslarla sabit olan hükümlerin maslahata dayandırılarak değiştirilmesinin kapısı açılırsa dinin bütün özelliklerinin yok edilmesine sebep olur. Bu durum dinin delilleri ve hükümleriyle oynamaya imkân verir. Maslahat gerekçesiyle zina, bazı faizli işlemler, sarhoş edici içkiler ve beşeri kanunlar koymak mubah sayılır. Maslahat gerekçesiyle Allah’ın dinine savaş açılır. Allah İslam ümmetini bundan korusun.

3- Nasların zaten maslahatları gözetici olduğunda icma vardır. Naslarla maslahatın çakışmasına yol yoktur.7

4- Alimler ilk asırlardan hicri 8. asra kadar naslara itibar edilip, naslara aykırı olan zanni maslahata itilaf edilmeyeceğinde icma etmişlerdir.8 Et-Tûfî bu icmaya muhalefet etmiş, ondan sonra bazıları onu takip etmişlerdir.

5- Naslar ağır basan maslahatları kapsamaktadır, mutlak olarak maslahatla çakışmasına ihtimal yoktur.9

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Şeriat maslahatları asla ihmal etmemiştir. Bilakis Allah Teala bize dinini kemale erdirmiş ve nimeti tamamlamıştır. Cennete yaklaştıran her şeyi Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bize anlatmış, bizleri gecesiyle gündüzü eşit aydınlıkta olan, sapan mutlaka helak olacağı bir yolda bırakmıştır. Lakin aklın maslahat olduğuna inandığı şey, eğer dinde  varid olmuşsa şu iki durumdan biri söz konusudur: Ya şeriat ona bu kimsenin bilmediği açıdan dalalet etmektedir  veya onun maslahat olduğuna inansa da, onda bir maslahat yoktur. Zira maslahat, tamamen ele geçen veya çoğu ele geçen menfaattir. İnsanların dinde ve dünyada, faydalı olduğunu zannettikleri şeylerin çoğunda zarar daha galiptir.10

Maslahatı mürseleyi bidatten ayırt etmek için şart şudur: maslahatı mürsele, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yapılmasını gerektiren bir durum mevcut olmayan veya mevcut olsa da yapılamasına engel olan şeydir. Bidat ise bunun tam aksidir.

Şüphesiz İslam dini, bütün zaman ve mekânlara uygun olan bir dindir. Bu konu bütün Müslümanları ilgilendiren bir konudur. Zira maslahat hususunda insanların farklı görüşleri vardır. Birçok kimse şahsi maslahatları ile dinin maslahatları arasında ayrımı gözetmedikleri için meseleler kendilerine karışık gelmektedir.

Dini tamamen yıkmaya çalışanlar da maslahat olduğunu iddia ettikleri şeylerle hevaya tabi olmayı yasaklayan birçok naslara muhalefet etmişlerdir.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevasına uyandan daha sapık kim vardır?”(Kasas 50)

“Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız ve hevasına uyan kimseye itaat etme.”(Keyf 28)

Bu menhec, sapık bir menhecdir. Bütün görüşleri dinleyen, sonra bunları karşılaştırarak en güzeline tabi olan iman ehlinin menhecine aykırıdır. Onlar böylece akıl ve iman sahibi olan kimselerdir. Eğer bir konuda özel bir nas yoksa maslahat gerçekleştiği zaman bu gözetilerek amel edilmesi gerekir. Maslahatın zıddı olan mefsedet gerçekleştiği zaman ise onu gidermek ve kapılarını tıkamak gerekir. Salah (iyilik), ıslah (düzeltme), fayda verme ve hayra teşvik eden genel kapsamlı naslar bu konuda bize yeter. Batılılaşma ve laiklik davetçileri ise İslam dininin yüceliğini ve hikmetlerini idrak edemediklerinden, İslam dini ile kulların maslahatları arasında hayalî bir zıtlık üretmeye çalışırlar.

İslam dini, bütün türleriyle maslahatların korunmasını güvence altına almıştır. Bu yüzden bu mihveri seçenler, Müslümanların genelinin ve âlimlerinin boyunlarındaki şuuru hedef almışlar ve İslam’ın aleyhinde türlü fikrî harp çeşitleriyle tuzaklar kurmuşlardır.

Maslahat-ı mürsele ile amel etmenin şartları şunlardır:11

Birinci: Maslahat, bir nas veya icma ile çakışmamalıdır.

İkincisi: Maslahat, dinî maksatların korunmasına yönelik olmalıdır.

Üçüncüsü: Maslahat, farzların farzlığı, haram kılınanların haramlığı, had cezaları ve dinî miktarlar gibi değişmez hükümler hakkında olmamalıdır. Hakkında nas bulunan, üzerinde icma edilen ve içtihadın müdahale edemeyeceği hükümlerde bu kapsamdadır.

Dördüncüsü: Maslahat, kendisinden daha üstün veya eşit seviyede olan bir maslahata aykırı olmamalıdır ki, bununla amel etmek, ağır basan bir kötülüğe veya eşit seviyedeki bir kötülüğe sebep olmasın.

Bu konuyla ilgili olarak daha geniş bilgi isteyenler “Maslahat ve Nas” adlı çalışmama müracaat edebilirler.




1 Maverdî Tefsiri (4/62)
2 Abdulkerim b. Ali b. Muhammed en-Nemle, El-Muhezzeb Fi İlmi Usûli Fıkhi’l-Mukarin (271003) Ahmed er-Risûnî, Nazariyetu’l-Mekasıd İnde’l-İman eş-Şâtıbî (1/233) Muhammed Tahir Hakîm, Riayetu’l-Maslahat ve’-Hikme (1/199)
3 Prof. Dr. Mustafa Zeyd, el-Maslahat Fi Teşrii’l-İslamî (s.126)
4 İ’lamu’l-Muvakkiin (3/11)
5 El-Muvafakat (2/292)
6 Teysiru İlmi Usuli’l-Fıkh (1/198) Meâlimu Usuli’l-Fıkh İnde Ehli’s-Sunne ve’l-Cemaa (1/235)
7 Tufî, Şerhu Muhtasari’r-Ravda (3/527)
8 Abdulvehhab Hallaf, İlmu Usuli’l-Fıkh (1/8)
9 Abdulvehhab Hallaf, İlmu Usuli’l-Fıkh(1/8)
10 Mecmuu’l-Fetava (11/344)
11 Bkz: Mecmuu’l-Fetava (11/343) İgasetu’l-Lehfan Min Mesayidi’ş-Şeytan (1/330,331) Şankıti, el-Mesalihu’l-Mursele (s.21)