"Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bid'attir. Her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir." (muslim 867)

12 Mart 2019 Salı

30- Maslahat-ı Mürsele İddiası

30- Maslahat-ı Mürsele İddiası

Maslahat: mana ve vezin olarak “menfaat”tir. Salah/iyilik anlamındadır. Fesadın/mefsedetin zıddıdır.

Kur’an’da maslahat kelimesi hak ile irtibatlı kullanılmıştır.

“Eğer hak, onların heva ve heveslerine tabi olsaydı, gökler, yer ve içindeki herkes, mutlaka boğulurdu. Oysa biz onlara, şan ve şereflerini ihtiva eden Kur’an’ı getirdik; fakat onlar, bundan yüz çevirmektedir.” (Muminun 71) Bu ayette geçen hak; hevanın zıddı olan vahiydir.1

Maslahat kavramı sünnette ise mefsedetin zıddı olarak geçmiştir. Bu ise Kur’an’daki manasından farklı değildir. Maslahat; fayda vermek ve hayırdır.

Usulcülere göre maslahat; hikmet sahibi şeriat koyucunun kulları için, onlara dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve ırzlarını korumak için kastettiği bütün faydalardır.2

Şeraite göre maslahat; ibadet veya adet olarak dinin maksatlarına götüren sebeptir. 3

Dini indiren, kulların maslahatını daha iyi bilir:

“Yaratan hiç bilmez mi? O latifdir, her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” (Mülk 14)

Nas ile maslahat arasında bir çelişki düşünülemez. Zira naslar ancak kulların maslahatının gerçekleşmesi için gelmiştir.

İslam dini, ister emrolunan farzlar ve menduplar olsun, ister yasaklar haramlar ve mekruhlar olsun,  kulların dünya ve ahiret maslahatlarının gerçekleşmesi üzerine kuruludur.

İbnu’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Dinin temeli hikmet ve kulların dünyevi ve uhrevi maslahatları üzerine kuruludur. İslam dini bütünüyle adalet, bütünüyle rahmet, bütünüyle maslahat ve bütünüyle hikmettir. Dolayısıyla adaletten zulme, rahmetten merhametsizliğe, maslahattan mefsedete ve hikmetten anlamsızlığa sapan hiçbir yorum ve hüküm ne kadar tevil edilirse edilsin İslam dininden olamaz. Çünkü din, Allah’ın kulları arasındaki adaleti, mahlukatı arasındaki merhameti, yeryüzündeki gölgesidir. Kendisinin ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in  doğruluğunu ispatlayan hikmeti, bunun ispatına yeterli ve doğru delildir.”4

Maslahat üç türlüdür:

1-       Dünyevi maslahat

2-       Uhrevi maslahat

3-       Her ikisinin maslahatı

Diğer bir açıdan maslahat şöyle taksim edilmiştir:

1- Zaruri maslahat: Din ve dünya maslahatlarının yerine gelmesi için zorunlu olan işlerdir. Din ve dünya maslahatları: dinin, aklın, canın, neslin ve malın korunmasıdır. Bunlar kaybedildiğinde dünya maslahatları düzgün yürümez. Hatta işler bozulur ve hayat kaybedilir. Ahirette de kurtuluş ve nimetler kaybedilir, apaçık bir ziyana dönülür.

2- Hâciyyat olan masalahat: Kişinin genişlemek veya darlığı kaldırmak için ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Talep olunan şey yerine gelmediğinde zorluk meydana gelir. Pasaport, sağlık karnesi, avlanma izni, helal olan yiyecek içecek, giysi, mesken gibi şeylerden yararlanmak ve benzerleri gibi.

3-Tahsiniyyat olan maslahatzel olan adetleri almak, lekeleyici şeylerden uzaklaşmak, temizlik, zineti kuşanmak, nafile ibadetlerle Allah’a yakınlaşmak, yeme içme ve giyim edepleri, israf etmemek veya yeme, içme ve giyim konularında kısmamak gibi.

Maslahat, dine uygun yada aykırı olması bakımından: meşru maslahat ve gayri meşru maslahat olmak üzere iki türlüdür
.

İtibar açısından maslahat üç kısımdır:

1-       Maslahat-ı mu’tebere: Gözetilmesi için dinde  nas veya icma ile delil gelmiş olan muteber maslahattır. Aklın korunması için içkinin haram kılınması, canın korunması için kasten öldürmede kısas cezasının meşru kılınması, malın korunması için meşru müdafaa ve hırsızın elinin kesilmesi gibi.

2-       Maslahat-ı mulgât: Dinin batıl oluşuna şahitlik ettiği, nas veya icma deliliyle itibar edilemeyecek olan maslahattır. Miras taksiminde erkek ve kız kardeşlerin paylarının eşitlenmesi gibi.

3-       Maslahat-ı mursele: İtibar edilip edilmemesi hakkında nas veya icma bulunmayan ancak dinin menfaati temin ve zararı gidermeye dair genel maksatlarına uygun olan maslahattır.

Dinen muteber olan maslahat: düzgün akılların ve selim fıtratın gereği olup, şeriat sahibinin maksatlarını gerçekleştiricidir.

Şatıbî şöyle demiştir: “Ticaret ve adetlerden bilinir ki; dini ve dünyevi maslahatlar hevaya tabi olarak ve hevesler peşinde giderek elde edilmez. Bunlar bahsedilen maslahatların zıddı olan helake götürür.”5

Meşru ve muteber maslahatın gerçekleşmesi için gereken şartlardan bazıları şunlardır.

1-       Maslahat zanni değil, hakiki olmalıdır,

2-       Maslahat kişisel değil, genel olmalıdır.

3-       Kitap ve sünnete aykırı olmamalıdır.

4-       Daha öncelikli olan veya eşit seviyede olan başka bir maslahatı yok etmemelidir.

Şer’i nas, Müslümanın  hayatında hükmedici merci’dir. Akıl buna tabi olan bir kaynaktır. İslam’ın esaslarından olan; dini merciiyyet ve şer’i nasların yüceltilmesine dayalı olan bu önemli kaideye muhalefet eden kimseler dini nasların değerini alçaltmış ve dine açıkça aykırı düşen hususları bir tarafa atmamış, naslara karşı kötü bir konum almışlar, vehmi/zanni maslahatı nassın önüne geçirmişlerdir.

Âlimler, maslahat olduğu zannedilen şeyin, şer’i delillere aykırı olması halinde maslahata itibar edilmeyeceğinde icma etmişlerdir. İcma, asırlarca; maslahat olduğu zannedilen şeye, şer’i delillere aykırı olduğu zaman itibar edilmeyeceği şeklinde devam etmiştir.6

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. (Onlara) de ki: İkisinde de insanlar için hem büyük günah, hem de faydalar vardır; fakat günahları faydalarından daha büyüktür.”(Bakara 219) İçki ve kumarda maslahat/faydalar bulunduğu sabittir.

Buna rağmen bu ikisi ittifakla haramdır. Zira Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Maide 90)

Şayet naslarla sabit olan hükümlerin maslahata dayandırılarak değiştirilmesinin kapısı açılırsa dinin bütün özelliklerinin yok edilmesine sebep olur. Bu durum dinin delilleri ve hükümleriyle oynamaya imkân verir. Maslahat gerekçesiyle zina, bazı faizli işlemler, sarhoş edici içkiler ve beşeri kanunlar koymak mubah sayılır. Maslahat gerekçesiyle Allah’ın dinine savaş açılır. Allah İslam ümmetini bundan korusun.

3- Nasların zaten maslahatları gözetici olduğunda icma vardır. Naslarla maslahatın çakışmasına yol yoktur.7

4- Alimler ilk asırlardan hicri 8. asra kadar naslara itibar edilip, naslara aykırı olan zanni maslahata itilaf edilmeyeceğinde icma etmişlerdir.8 Et-Tûfî bu icmaya muhalefet etmiş, ondan sonra bazıları onu takip etmişlerdir.

5- Naslar ağır basan maslahatları kapsamaktadır, mutlak olarak maslahatla çakışmasına ihtimal yoktur.9

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Şeriat maslahatları asla ihmal etmemiştir. Bilakis Allah Teala bize dinini kemale erdirmiş ve nimeti tamamlamıştır. Cennete yaklaştıran her şeyi Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bize anlatmış, bizleri gecesiyle gündüzü eşit aydınlıkta olan, sapan mutlaka helak olacağı bir yolda bırakmıştır. Lakin aklın maslahat olduğuna inandığı şey, eğer dinde  varid olmuşsa şu iki durumdan biri söz konusudur: Ya şeriat ona bu kimsenin bilmediği açıdan dalalet etmektedir  veya onun maslahat olduğuna inansa da, onda bir maslahat yoktur. Zira maslahat, tamamen ele geçen veya çoğu ele geçen menfaattir. İnsanların dinde ve dünyada, faydalı olduğunu zannettikleri şeylerin çoğunda zarar daha galiptir.10

Maslahatı mürseleyi bidatten ayırt etmek için şart şudur: maslahatı mürsele, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yapılmasını gerektiren bir durum mevcut olmayan veya mevcut olsa da yapılamasına engel olan şeydir. Bidat ise bunun tam aksidir.

Şüphesiz İslam dini, bütün zaman ve mekânlara uygun olan bir dindir. Bu konu bütün Müslümanları ilgilendiren bir konudur. Zira maslahat hususunda insanların farklı görüşleri vardır. Birçok kimse şahsi maslahatları ile dinin maslahatları arasında ayrımı gözetmedikleri için meseleler kendilerine karışık gelmektedir.

Dini tamamen yıkmaya çalışanlar da maslahat olduğunu iddia ettikleri şeylerle hevaya tabi olmayı yasaklayan birçok naslara muhalefet etmişlerdir.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevasına uyandan daha sapık kim vardır?”(Kasas 50)

“Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız ve hevasına uyan kimseye itaat etme.”(Keyf 28)

Bu menhec, sapık bir menhecdir. Bütün görüşleri dinleyen, sonra bunları karşılaştırarak en güzeline tabi olan iman ehlinin menhecine aykırıdır. Onlar böylece akıl ve iman sahibi olan kimselerdir. Eğer bir konuda özel bir nas yoksa maslahat gerçekleştiği zaman bu gözetilerek amel edilmesi gerekir. Maslahatın zıddı olan mefsedet gerçekleştiği zaman ise onu gidermek ve kapılarını tıkamak gerekir. Salah (iyilik), ıslah (düzeltme), fayda verme ve hayra teşvik eden genel kapsamlı naslar bu konuda bize yeter. Batılılaşma ve laiklik davetçileri ise İslam dininin yüceliğini ve hikmetlerini idrak edemediklerinden, İslam dini ile kulların maslahatları arasında hayalî bir zıtlık üretmeye çalışırlar.

İslam dini, bütün türleriyle maslahatların korunmasını güvence altına almıştır. Bu yüzden bu mihveri seçenler, Müslümanların genelinin ve âlimlerinin boyunlarındaki şuuru hedef almışlar ve İslam’ın aleyhinde türlü fikrî harp çeşitleriyle tuzaklar kurmuşlardır.

Maslahat-ı mürsele ile amel etmenin şartları şunlardır:11

Birinci: Maslahat, bir nas veya icma ile çakışmamalıdır.

İkincisi: Maslahat, dinî maksatların korunmasına yönelik olmalıdır.

Üçüncüsü: Maslahat, farzların farzlığı, haram kılınanların haramlığı, had cezaları ve dinî miktarlar gibi değişmez hükümler hakkında olmamalıdır. Hakkında nas bulunan, üzerinde icma edilen ve içtihadın müdahale edemeyeceği hükümlerde bu kapsamdadır.

Dördüncüsü: Maslahat, kendisinden daha üstün veya eşit seviyede olan bir maslahata aykırı olmamalıdır ki, bununla amel etmek, ağır basan bir kötülüğe veya eşit seviyedeki bir kötülüğe sebep olmasın.

Bu konuyla ilgili olarak daha geniş bilgi isteyenler “Maslahat ve Nas” adlı çalışmama müracaat edebilirler.




1 Maverdî Tefsiri (4/62)
2 Abdulkerim b. Ali b. Muhammed en-Nemle, El-Muhezzeb Fi İlmi Usûli Fıkhi’l-Mukarin (271003) Ahmed er-Risûnî, Nazariyetu’l-Mekasıd İnde’l-İman eş-Şâtıbî (1/233) Muhammed Tahir Hakîm, Riayetu’l-Maslahat ve’-Hikme (1/199)
3 Prof. Dr. Mustafa Zeyd, el-Maslahat Fi Teşrii’l-İslamî (s.126)
4 İ’lamu’l-Muvakkiin (3/11)
5 El-Muvafakat (2/292)
6 Teysiru İlmi Usuli’l-Fıkh (1/198) Meâlimu Usuli’l-Fıkh İnde Ehli’s-Sunne ve’l-Cemaa (1/235)
7 Tufî, Şerhu Muhtasari’r-Ravda (3/527)
8 Abdulvehhab Hallaf, İlmu Usuli’l-Fıkh (1/8)
9 Abdulvehhab Hallaf, İlmu Usuli’l-Fıkh(1/8)
10 Mecmuu’l-Fetava (11/344)
11 Bkz: Mecmuu’l-Fetava (11/343) İgasetu’l-Lehfan Min Mesayidi’ş-Şeytan (1/330,331) Şankıti, el-Mesalihu’l-Mursele (s.21)

5 Mart 2019 Salı

29- İmamların ve Allah Dostlarının Ma’sûm Oldukları İddiası

29- İmamların ve Allah Dostlarının Ma’sûm Oldukları İddiası

Cabir radıyallahu anh’den: Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh, Kitap ehlinden birinden aldığı aldığı bir kitabı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e getirdi ve şöyle dedi:

“Ey Allah’ın rasulü! Kitap ehlinden birinden güzel bir kitap aldım.” Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem öfkelendi ve şöyle buyurdu:

“Ey Hattab’ın oğlu! O kitaptakiler hoşuna mı gitti? Nefsim elinde olana yemin ederim ki, ben size tamamen halis (karışık ve şüpheli olmayan) bir din getirdim. Onlardan bir şey sormayın. Size doğru bir şey anlatırlar da yalanlayabilirsiniz. Yahut batıl bir şey anlatırlar da doğrulayabilirsiniz. Nefsim elinde olana yemin ederim ki şayet Musa (aleyhi’s-selam) hayatta olsaydı benden başkasına tabi olma hakkı yoktu.”1

Meymun b. Mihran rahimehullah’tan: “Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh’e bir adam geldi ve:

“Ey Müminlerin emiri! Biz Medain’i feth ettiğimiz zaman içinde güzel sözler bulunan kitaplar ele geçirdik” dedi. Ömer radıyallahu anh:

“Allah’ın kitabından mı? dedi. Adam:

“Hayır” dedi. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh kamçı getirtti ve vurmaya başladı. Şu ayetleri okuyordu: “Elif Lam. Ra. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir. Biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz  bu Kur’an’ı sana vahyetmekle, kıssaların en güzelini anlatmış oluyoruz; halbuki sen, önceden, bunlardan tamamıyla habersizdin.”(Ysuf 1-3) Sonra şöyle dedi:

“Sizden öncekiler ancak alimlerinin ve zahitlerinin kitaplarına yönelip Tevrat ve İncil’i terk etmeleri sebebiyle helak oldular. Öyle ki Tevrat ve İncil’de bulunan ilim gitti.”2

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i kendilerine Rab edinmişler. Halbuki onlar da tek bir ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O’ndan başka ilah yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir”(Tevbe 31)

Taberi3 şöyle demiştir: “Ayette zikredilen hahamlar’dan maksat, Yahudilerin din alimleridir. Rahiplerden maksat ise, Hıristiyanların manastırlara çekilen ve ibadette çok çaba sarf eden abidleridir. Allah Teala bu ayette Yahudi ve Hıristiyanların din adamlarını rabler edindiklerini zikretmiştir. Bu ifadeden maksat onların din adamlarını ilah edinerek onlara tapmaları değildir. Bundan maksat, Allah’ın emir ve yasaklarını  bırakıp din adamlarının koydukları emir ve yasaklara uymalarıdır.

“Erbaben min dunillah”: yani Allah’ın dışında, Allah’a isyan ederek kendilerine itaat ettikleri efendiler edindiler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri onlar kendilerine helal sayınca, onu helal, Allah’ın helal kıldıklarını haram sayınca da onu haram kabul ettiler.”

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen şu hadis ve birçok tabiinden rivayet edilen şu görüşler, din adamlarını rabler edinmelerinden maksadın, onların emir ve yasaklarına uymak olduğunu göstermektedir:

Adiy b. Hatim diyor ki: “Ben, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gittim. Boynumda altından bir haç bulunuyordu. Bana dedi ki:

“Ey Adiy! Boynundan şu putu çıkarıp at.” Bunun üzerine onu attım. Ona gittiğimde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Tevbe suresinin

“Onlar, hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa Mesihi, Allah’tan başka rabler edindiler” ayetini okuyordu. Dedim ki:

“Ey Allah’ın rasulü biz onlara ibadet etmiyorduk ki!” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de buyurdu ki:

“Onlar Allah’ın helal kıldığı şeyleri haram kıldığında haram saymıyor muydunuz? Allah’ın haram kıldıklarını helal saydıklarında da helal kabul etmiyor muydunuz?” Ben:

“Evet” dedim. Buyurdu ki: “İşte onların ibadeti budur!”4

Huzeyfet’ul-Yemani: “Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah’ı bırakıp da hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler.” Buyruluyor. Bunlar, haham ve rahiplere ibadet mi ediyorlardı?” diye sorulunca o şu cevabı vermiştir:

“Hayır, onlar, bunlara oruç tutup namaz kılarak ibadet etmiyorlardı. Fakat onlara, kendilerine bir şeyi helal yapınca onlar onu helal görüyorlar bir şeyi haram yapınca da onu haram sayıyorlardı. İşte onların rab edinmeleri budur.”5

Abdullah b. Abbas radıyallahu anhuma da demiştir ki: “Hahamlar ve rahipler, Yahudi ve Hıristiyanlara, kendilerine secde etmelerini emretmemişlerdir. Fakat onlar, Allah’ın emirlerine aykırı emirler vermişler, onlar da bu emirlere itaat etmişlerdir. Bu sebeple Allah hahamları ve rahipleri: “Rabler” diye isimlendirmiştir.”6

Rebi’ b. Enes diyor ki: “Ben, Ebu’l-Aliye’den: “Yahudiler ve Hıristiyanlar, hahamlarını ve rahiplerinin rabler edindiler” ayetinin manası sordum ve dedim ki:

“İsrailoğullarında bu rab edinme olayı nasıldı? O dedi ki:

“Hahamlar bize ne emrettiyse ona uyarız, neyi de yasakladılarsa, sözlerini dinleriz dediler. Halbuki bunların emrettikleri ve yasakladıkları şeylerin hükmü, Allah’ın kitabında mevcuttu. İnsanlar din adamlarının telkinlerini nasihat kabul edip aldılar ve Allah’ın kitabını arkalarına attılar. Böylece Allah’ı bırakıp din adamlarını rabler edinmiş oldular.”7

Fethu’l-Beyan’da Sıdık Hasen Han şöyle demiştir:

“Bu ayette kalbi veya kulak vermesi olup şahit olan kimse için Allah’ın dininde taklid etmekten sakındırma ve Aziz Kitap ve tertemiz sünnete uygun olarak selefin söylediklerini takip etmeye yönlendirme vardır. Kur’an ve sünnet naslarında gelenlere, Allah’ın ikame olunmuş hüccetlere aykırı olmasına rağmen bu ümmetin alimlerinin görüşlerine uyarak ve onların sünnetlerini sünnet edinerek mezhebe tabi olmak, Yahudi ve Hıristiyanların alimlerini ve abidlerini Allah’tan başka rabler edinmeleri gibidir. Onların bunlara ibadet etmedikleri kesin olarak bildirilmiştir. Bilakis onlar, alimlerinin ve abidlerinin haram kıldıklarını haram sayıyor, helal kıldıklarını helal sayıyorlardı. İşte bu ümmetteki taklitçilerin yaptıkları da budur. Yumurtanın diğer yumurtaya, hurmanın hurmaya ve suyun suya benzediği gibi Yahudi ve Hıristiyanlara benzemiştir.

Ey Allah’ın kulları! Size ne oluyor da Kitap ve sünneti bir kenara bırakıyorsunuz? Kitap ve sünnetin gösterdikleriyle amel ederek Allah’a kulluk etmelerinin kendilerinden talep edilmesi konusunda sizinle aynı durumda olan kimselere dayandınız!  Bunların getirdikleri, hakka dayanmayan, dinden kitap ve sünnet nasları tarafından desteklenmeyen görüşleriyle amel ettiniz. En yüksek sesle bağırarak bunu ilan etteniz, ona aykırı olanlardan uzaklaştınız. Onu sağır bir kulak, kılıflı bir kalp, körelmiş zihin ve hastalıklı düşüncelerle ödünç alıyorsunuz.”8

Er-Razi, Tefsir’inde şöyle demiştir: “Muhakkik ve müçtehitlerin sonuncusu şeyhimiz şöyle dedi:

“Fakihleri taklid edenlerden bir topluluğa şahit oldum. Onlara meselelerden birisi hakkında Allah Teala’nın kitabından birçok ayetler okundu. Mezhepleri bu ayetlere aykırı idi. Bu ayetleri kabul etmediler ve onlara hiç bakmadılar. Şaşkın bir halde bakakaldılar.

“Selefimizden gelen buna aykırı görüş  rivayet edilmiş olmasına rağmen bu ayetlerin zahiri ile nasıl amel ederiz?” demek istiyorlardı. Hakkıyla düşünecek olursan, bu bulaşıcı hastalık dünya ehlinden birçok kimsenin damarlarına işlemiştir.”9

Rafızi Şiiler, imamlarının masum olduklarını iddia etmişler, Sufi’lerin aşırıları da velilerin makamının, peygamberlerden üstün olduğunu, çünkü nebilerin Allah’tan vasıtalı olarak aldıklarını, velilerin ise vasıtasız olarak aldıklarını iddia etmişlerdir. Yine bu iddialarına velilerin Rasulullah sallallahu  aleyhi ve sellem ile uyanık iken görüştükleri, dolayısıyla onlar hata ettiklerinde uyarıldıkları için mahfuz oldukları iddiası da eklenmiştir.

Bu iddialara ayrıntılı reddiyeyi Tasavvuıfun Hakikati adlı çalışmamda vermiş bulunuyorum.



1 Hasen. Ahmed (3/387); el-Elbani, İrvau’l-Galil’de (6/34) hasen demiştir.
2 Hasen Mevkuf. İbn Dureys, Fadailu’l-Kur’an (s.76) Ebu Nasr el-Makdisi, el-Hucce (661) İbnu’l-Cevzi, Menakıbu Ömer (s.123)
3 Taberi Tefsiri (14/208-212)
4 Sahih. Taberi (14/210) Tirmizi (3095) Taberani (17/92) Beyhaki (10/116) Ziyau’l-Makdisi el-Munteka (el yazma no:134)
5 Sahih Mevkuf. Taberi (14/211) Beyhaki Şuab (7/45)
6 Hasen Mevkuf. Taberi (14/212)
7 Hasen Maktu. Taberi (14/212)
8 Sıddık Hasen Han el-Kannuci Fethu’l-Beyan (5/286)

9 Fahreddin Razi Mefatihu’l-Gayb (16/31) Tuhfetu’l-Ahvezi (7/418) 

23 Şubat 2019 Cumartesi

28- Sünnetten Bağımsız Olarak Kur’ân İle Yetinmek

28- Sünnetten Bağımsız Olarak Kur’ân İle Yetinmek

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Sana da, insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın diye zikri indirdik. Belki onlar da düşünürler.”(Nahl 44)

Ukbe b. Amir el-Cuhenî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
,
“Ümmetimin helaki Kitap ve süt hakkında olacaktır.” Dediler ki:

“Ey Allah’ın Rasulü! Kitap ve süt nedir?” Şöyle buyurdu:

“Kur’anı öğrenirler ve Allah Azze ve Celle’nin indirdiğinden başkasıyla yorumlarlar. Sütü severler, cemaatleri ve Cuma’ları terk ederek bedevileşirler.”1

İbn Abdilberr bu hadis için şu başlığı koymuştur: “Sünneti bilmeden Kur’anı yorumlayan veya düşünen kimse hakkında” Sonra bu başlığın altında şöyle demiştir:

“Bidat ehl-i sünnetlerden uzaklaşma konusunda birleşmiş ve Kitab’ı sünnetin açıkladığından başka bir şekilde yorumlamışlardır. Başarısızlıktan Allah’a sığınırız. O’ndan başarı ve korunma dileriz.”

Cabir radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
,
“Belki birinize benim hadisim getirildiğinde koltuğuna yaslanır da: “Bunu bırakın, biz Allah’ın kitabında bulduğumuza tabi oluruz” der.” Diğer rivayette:

“Yakında karnı tok bir kimse rahat koltuğuna yaslanmış bir halde, kendisine benden bir hadis ulaştırıldığında: “İşte Allah’ın kitabı! Onda helal bulduğumuzu helal, haram bulduğumuzu haram sayarız” der…”2



1 Sahih. Bkz.: es-Sahiha (2778)
2 Sahih ligayrihi. Ebu Ya’la (3/346) Hatib, el-Fakih (260) Hatib el-Kifaye (11, 12) Herevi Zemmu’l Kelam (210, 213) İbn Abdilberr Camiu Beyani’l-ilm (1227) et-Temhid (1/152) Taberani Evsat (8/290)


27- Dinin Delillerinin Çelişkili Olduğu İddiası

27- Dinin Delillerinin Çelişkili Olduğu İddiası

Allah Azze ve Celle kitabını ve Rasulünün sünnetini çelişkilerden korumuştur. Şu ayet bu iddiayı yalanlamaktadır:

“Onlar Kur’anı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birisinden gelmiş olsaydı, onun içinde pek çok çelişki bulurlardı.”( Nisa 82)


“Allah, hak olanı söyler ve doğru yola iletir.”(Ahzab 4) 

26- İcma İddialarına Dayanmak

26- İcma İddialarına Dayanmak

İmam Ahmed şöyle demiştir: “Kim icma iddiasında bulunursa yalan söyler. Bu iddia, el-Asam, İbn Uleyye ve onların benzerleri gibi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetlerini icma iddiasıyla iptal etmek isteyenlerin idiasıdır.”1

İbn Kayyım rahimullah şöyle demiştir: “…Bundan daha çirkini, sabit olmuş bir sünnete aykırı bir icmanın gerçekleştiğini zannetmektir. Bu Müslümanlar cemaatine karşı kötü bir zandır. Zira onların Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalefette ittifaka nispet etmektir. Bundan daha çirkini, o hadisle amel eden kimseyi bilmemesine dayanarak böyle bir icma iddia etmesidir. Böylece iş, cahilliğin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin önüne geçirmesine dönmektedir. Allah’tan yardım isteriz. Kesinlikle İslam imamlarından hiçbir imamın: “Onunla amel eden birini bilmediğimiz sürece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisiyle amel etmeyiz” dediği bilinmemektedir.”2

İbn Hazm, İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi muhakkik usul âlimlerinin zikrettikleri gibi, nassa aykırı bir icma bulunmamaktadır.3




1 Muhatasaru’s-Savaik (2/413)
2 İ’lamu’l-Muvakkiin(4/212)
3 Bkz.: İbn Hazm, Usulu’l-Ahkam (2/71-72) İbn Teymiyye, Deri’t-Tearuz, İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiin (1/32-33)

16 Şubat 2019 Cumartesi

25-Âlimlerin Zellelerini Delil Getirmek

25-Âlimlerin Zellelerini Delil Getirmek

Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: “İslam’ı şu üç şey yıkar: Âlimin zellesi, munafığın Kur’anı alet ederek tartışması ve saptırıcı imamlar”1

Mu’az b. Cebel radıyallahu anh de dedi ki: “Şu üç şeyden sakının! Âlimin sürçmesi,münafığın Kur’an ile(Kur’an’ı alet ederek)mücadelesi ve boyunlarınızı koparan dünya. Âlimin sürçmesine gelince; hidayet üzere olsa bile onu dininizde taklit etmeyin! Lakin ondan ümidinizi de kesmeyin. Münafığın Kur’an ile mücadelesine gelince; şüphesiz Kur’an, yolu aydınlatan bir fener gibidir. Bildiğinizi alın, bilmediğinizi alimine havale edin. Boyunlarınızı koparan dünyaya gelince; Allah kimin kalbini zengin kılmışsa işte gerçek zengin odur!”2

İbn Abbas radıyallahu anhuma da şöyle demiştir. “Hataları olan alime tabi olana yazıklar olsun.” Oradakiler: “Bu nasıl olur?” deyince o şöyle cevap verdi:

“Bir alim kendi görüşüne göre bir şey söyler. Sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen ilim ona ulaşınca, hatalı olan görüşünden döner. Fakat kişi hala bu alimin hatalı görüşünü taklit etmeye devam eder. İşte böyle kimselere yazıklar olsun.”3

İbn Abbas radıyallahu anhuma insanlara hacda temettû yapmalarını emredince, birisi itiraz ederek şöyle dedi:

“Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahu anhuma) temettû haccından yasaklıyorlardı.” Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma:

“Görüyorum ki, helak olacaklar. Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi diyorum, o ise Ebû bekr ve Ömer yasakladı diyor.”4

İbn Ömer radıyallahu anhuma insanlara temettu haccını emrederdi. Bazı insanlar Ömer radıyallahu anh’ın uygulamasını öne sürerek itiraz çoğaltınca İbn Ömer radıyallahu anhuma onlara şöyle dedi:

“Allah’ın kitabı mı uyulmaya daha layık yoksa Ömer mi?”5

Salim b. Abdillah b. Ömer diyor ki: “Mescidde İbn Ömer radıyallahu anhuma ile otururken Şamlılardan bir adam geldi ve ona hac zamanına kadar umreden faydalanmayı sordu. İbn ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “Bu güzel bir şeydir.” Adam dedi ki:

“Ancak baban bunu yasaklıyordu.” Adama şöyle dedi:

“Yazıklar olsun sana! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu yapmışken babam bunu yasaklasa, sen kimin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine mi, babamın yasağına mı uyarsın?” Dedi ki:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine uyarım.” İbn Ömer radıyallahu anhuma, Adama dedi ki: “Haydi kalk, git.”6

İbn Abbas radıyallahu anhuma parmakların diyeti hakkında:

“Parmakların diyeti onar onardır” dedi. Mervan b. El-Hakem ona birini göndererek:

“Parmaklar hakkında onar onar diyeti mi fetva veriyorsun? Halbuki sana ömer radıyallahu anh’ın parmakların diyeti hakkında senin sözünün aksine fetvası ulaşmıştır” dedi. Bunun üzerine İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi:

“Allah Ömer’e rahmet etsin. Rasulullahu sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü, Ömer radıyallahu anh’ın sözünden uyulmaya daha latyıktır.7



1 Sahih mevkuf. Firyabi, Sıfatu’l-Munafıkin (s.49)
2 Sahih mevkuf. Laleka’i, es-Sunne, ( 1/116-117); Taberani, el-Evsat,(8/307); Darekutni, “İlel,(6/81); İbn Hazm, el-İhkam, (6/236); Ebu Nu’aym, Hilye, (5/97); ibn Asakir, (58/438)
3 Sahih mevkuf. İbn Abdilberr, Cami’u’l-Beyani’l-İlm, (12019); İbn Hazm, el-İhkam, (6/824); İbn Kayyım, İlamu’l-Muvakkı’in, (2/296, 4/54)
4 Sahih mevkuf. Ahmed (1/337) Ziyau’l-Makdisi, el-Muhtare (10/331) İbn Abdilberr Camiu Beyani’l-İlm (2/196) Hatib el-Fakih ve’l-Mutefekkih (373) İbn Hazm Haccetu’l-Veda (369)
5 Sahih mevkuf. Beyhaki (5/21); İbn Abdilberr, el-İstizkar (4/61); et-Temhid (8/210); İbn Hazm, el-İhkam (2/147).
6 Sahih mevkuf. Tahavi Şerhu Me’ani’l-Asar, (1/372); Ebu Ya’la (3/1317) Ahmed (no 5700) benzerini rivayet etmiştir. Tirmizi (2/82)

7 Sahih mevkuf. Beyhaki, (8/93); el-Elbani, İrvau’l-Galil (2271)

12 Şubat 2019 Salı

24- Dini; “Kabuk ve Öz” Ya da; “Asıl ve Füru” Diye Taksim etmek



24- Dini; “Kabuk ve Öz” Ya da; “Asıl ve Füru” Diye Taksim etmek

İmam Berbehari şöyle der: “İşlerin sonradan uydurulan küçüklerinden sakının! Çünkü bid’atlerin küçükleri gün gelir büyük olur. Bu ümmette ihdas edilen her bid’at böyledir. Başlangıcı küçük olup hakka benzerdi. Ona giren bu şekilde aldanır, sonra da ondan çıkmaya güç yetiremez. Böylelikle o küçük bid’at büyür, kendisine boyun eğilen bir din haline dönüşür. Böylece doğru yola muhalefet eder ve İslam’dan çıkar.

Allah sana rahmet etsin, özellikle kendi zamanının ehlinden sözünü işittiği her bir kişiye bak! O konuda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından ya da (selef) âlimlerinden birisi konuşmuş mu? Sorup araştırana kadar onun hakkında aceleci ve şüpheci davranma. Eğer o konuda onlardan bir eser (rivayet) bulursan derhal ona temessük et ve ona hiçbir şeyi tercih etme. Yoksa ateşe düşersin.

Bil ki, yoldan çıkmak iki şekilde olur: birincisi hayırdan başka bir şey istemediği halde hata yapıp yoldan çıkan bir adamın misalidir. Onun hatasına uyulmaz. Çünkü ona hatasında uyan helak olur.

İkincisi ise hakka karşı çıkıp direnen, kendisinden önceki muttakilere muhalefet eden bir adamın misalidir. O haktan sapan ve saptırandır! Şeytan bu ümmete karşı isteklidir. Onu bilenin üzerine, insanları ondan sakındırmak bir haktır. İnsanlara onu durumunu anlatır ki, hiç kimse onu bidatine düşüp de helak olmasın.

Allah sana rahmet etsin, şunu da bil ki, kulun İslam’ı; ittiba edip, tasdik edip, teslim olmadıkça tamam olmaz. Her kim İslam’ın işinden, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının koruyup muhafaza etmedikleri bir şeyin kaldığını zannederse onları yalanlamış olur. Bu da bölücülük ve onlara hakaret olarak yeter. İşte o, bid’atçi, sapan ve saptıran, İslam’da ondan olmayan bir şeyi ihdas edendir.”1

Berbehari’nin bu sözlerine açıklama olarak Ali el-Halebi, şöyle demiştir: “İşte bu harika söz bilgisiz davetçilerin(!) ya da avamın ya da kültürlü(!) bir takım kimselerin tekrar edip durdukları bazı sözlere karşı konulmaz bir cevaptır. İrtikap etmiş oldukları bir bit’ati ya da bulaşmış oldukları bir muhdesi inkar eden biri ile karşılaştıkları zaman onların şöyle dediğini görürsün:

“Bunlar formalitedir”!, “Bunlar küçük şeylerdir”!, “Bunlar önemsiz, cüzziyattan sayılan şeylerdir”!

Bütün bunlar bu yüce dinin hakikati hakkında anlayış kıtlığına işaret eden faydasız sözlerdir. Onlar aslında ancak kendisine insanların aşina olup, alışmış oldukları, dine sonradan yamanan ve dinin onlardan uzak olduğu bid’atler ve muhdesatta insanların peşi sıra gitmenin ve onlara dalkavukluk yapmanın esiri olan ihmalkarların ya da avamın duygularını okşayan yada heveslerini karşılayandan sadır olur.

Sonra derler ki: “Özle ilgilenin” “Büyük işlerle ilgilenin”

Bir cevap ve açıklama olarak derim ki: Sizler ne tuhaf insanlarsınız! Kendinizde olan bir bidati engellemeye ya da bir sünneti tatbik etmeye güç yetiremezsiniz, sonra kalkıp kendinizden başkasından ondan daha büyük bir şeyi(!) talep edersiniz. Bu şaşılacak, acayip bir şeydir!

Salih Selef’ten sabit olan eserleri düşünen birisi kabuk ve öz şeklinde yapılan bu batıl ayrımın onların aklının ucundan dahi geçmediğini açık olarak görür…

Her kim  -  onların  tabirine göre  -  teferruatta gevşek davranırsa özde de ihmalkar davranır. “Kim azda gevşek olursa, bu alışkanlık onu çokta da gevşekliğe götürür”2

İmam Şatıbi, şöyle demiştir: “Asli konuların yerine gelmesinde tali konular dikkate alınır. Aksi halde teşri ile istenilen maslahat kaybolur gider.”3

İmam Buhari, Sahih’inde Allah Teala’nın: “Bilakis şöyle demesi gerekir: Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbaniler olunuz”(Al-i İmran 79) ayetinin tefsirinde şunu nakletmiştir: “Rabbani: insanları, büyüğünden önce ilmin küçüğü ile terbiye edendir”4  İşte bu en mükemmel tanımlardandır.”5

Şeyh Muhammed Şakra, bu önemli meseleyi güçlü kelimeleriyle tartışarak şöyle der: “İçinde bulunduğumuz bu zamanda insanların ihdas etmiş oldukları şeylerden birisi de çok geniş, sınırları alabildiğine kapsamlı, başlangıcı olmayan, sonu bilinmeyen bir sözdür. Acizlik, cehalet ve hevâ hep beraber onu insanların gözünde süslemiştir. O söz şudur: “Bugün Müslümanların yapması gereken şey, teferruatla alakalı meseleleri bırakıp öze önem vermeleridir!...” (Daha sonra müellif bu konunun ayrıntılarıyla ilgili kuvvetli cevaplar zikretmiştir.)”6

İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Usul meseleleri ve füru meseleleri diye ayrım yapmanın sahabeden, tabiinden ve onlara güzellikle uyan İslam imamlarından bir aslı yoktur. Bu ancak Mu’tezile ve benzeri bid’at ehlinden alınmıştır ve bu çelişkili bir ayrımdır.”7

Cehaleti füruda mazur görüp, usul meseleleri olan itikat konularında mazeret saymayan hariciler ile usulde ihtilafı caiz görmeyip, füruda ihtilafı caiz gören bid’at ehli bu batıl taksime dayanmışlardır.

İslam, dinin hem asıllarına hem de fer’lerine davet eder. Davet açısından asıl ile fer arasında ayrım yoktur. Selefin ve imamların üzerinde devam ettikleri menhec budur. Ancak son zamanda çıkmış olan ve dinin hükümlerini hayatlarına geçirmede gevşek davranan bazı bozuk menhec sahipleri, “önce tevhid” sözünü; iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama vacibini iptal etmek için slogan edinmişlerdir.

Şeyh Abulaziz el-Abdullatif, akide meselelerinde varid olmuş olan füru konularına dair risalesinde şöyle der: “Allah Teala’nın dini usul ve füruyu, itikadları ve amelleri kapsar. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“İyilik (hayır), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat iyilik, o kimselerin iyiliğidir ki, Allah’a ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etmişlerdir. Mal sevgisine rağmen, onu, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna vermişlerdir. Zorda, darda ve savaşta sabırlıdırlar, işte, doğruyu söyleyenler onlardır; takva sahibi olanlar da onlardır.” (Bakara 177)

Yine Amr b. Abese radıyallahu anh, rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Ne ile gönderildin?” diye sorunca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Akrabalık bağlarını korumak, putları kırmak ve Allah’a hiçbir şeyin ortak koşulmaksızın birlenmesi ile gönderildim.”8

Din ismi; akide ve amelleri kapsadığına göre şeriat ismi de Allah’ın akide ve amel olarak koyduğu her şeyi düzenler.” Nitekim Cibril hadisinde “Dininizi öğretmeye geldi” buyrulmuş bu hadiste iman, islam, ihsan hasletleriyle kıyamet alametleri zikredilmiştir.

Sünnet alimlerinin çoğu akide kitaplarına birçok füru meselelerini koymuşlardır. Onların bazı füru meselelerinde keskin duruşları olmuştur. Hakkında çekişme yapılan bazı konularda İslam için muhalefet farkını ortaya koymuşlar, insanların sükut ettikleri, doğru hükmü açıklamadıkları konularda, Allah’ın dini için hırs göstererek yüksek ses çıkarmışlardır. Yine insanlar arasında münker yayılıp da ona karşı çıkan olmadığı, aralarında bu münker sıradanlaşıp ülfet eder hale geldikleri, marufu münker, münkeri de maruf görmeye başladıkları zaman, bu davranışlar onların tabiatleri ve fıkıhlarıdır.

Salih selefin hayatlarında füruya dair meselelerdeki şiddetli hırsları, kafirlere ve bid’atçilere muhalefeti açıkça sergilemek içindir. Onlar, ister akide ister füru meseleleri olsun, kafirlerin ve bid’atçilerin yollarına aykırılığı açıkça ortaya koymaya özen gösteriyorlardı.

İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında herhangi bir kimseye salat edilmesini uygun görmem.” Onun bunu söylemesinin sebebi Şia’nın zuhur edip başkalarına değil sadece Ali radıyallahu anh’e salat okumalarıdır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in fer’i hükümlere davet ettiği sabit olmuştur. Her kim bunlara davet ederse en güzel örnek olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uymuş olur.

Akide ve amel meseleleri arasında ayrım yapmak, Müslümanların Nebilerin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in  sünnetine ittiba etmekten mahrum kalmalarına sebep olur.

Kim bir sünnete davet ederse, onunla amel edenlerin ecri kıyamet gününe kadar kendisine yazılır. Bu ecir, bir sünnetin terk edildiği bir beldede ihya edilmesi halinde daha da artar.

Nice faziletler ve ecirler vardır ki, dini hükümlere davet edilmesinden dolayı katlanılan ezalar neticesinde Müslümanların bunlara uymaları sebebiyle ona ulaşır. Bunun aksini de unutmamak gerekir; sabit bir şer’i hükmün veya sünnetin terkine, küfür ve bid’at ehline benzemeye sebep olan kötü bir âdeti başlatmanın veya buna devam etmenin vebali de böyledir.
,

1 Şehu’s-Sunne (s.23)
2 İbn Badis, Asar (1/243)
3 el-Muvafakat (2/61)
4 Sahihu’l-Buhari (1/160)
5 İlmu Usuli’l-Bid’a(s.193)
6 Tenviru’l-Efham (s.36-44)
7 Mecmuu’l-Fetava (23/346)
8 Sahih. Muslim (832)

2 Şubat 2019 Cumartesi

23- Kınanmış Cedele Dayanmak



23- Kınanmış Cedele Dayanmak

Allah bid’at ehlini cedele müptela etmiştir. Bunun etrafında dönerek hakkı yıpratmaya çalışırlar. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Fakat insan her şeyden çok mücadelecidir”(Kehf 54)

Ebu Umame radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

,”Hidayetten sonra sapan hiçbir topluluk yoktur ki, cedele dalmış olmasınlar.”1

Ömer b. Abdilaziz rahimehullah şöyle demiştir: “Dinini tartışmalara hedef kılanın görüş değiştirmesi çoğalır.2



1Hasen.Tirmizi (3253) İbn Mace (48)
2Sahih maktu.Darimi (313)

22-Önce Bir Şeye İtikad Edinip, Sonra Delil Getirnek

22-Önce Bir Şeye İtikad Edinip, Sonra Delil Getirnek

Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur:

“Bilmediğin şeyin ardına düşme; zira kulak, göz ve kalp, bunların hepsi de, ondan sorguya çekilecektir.”(İsra36)

Bid’at ehli, şer’i deliller ve bunların dalalet ettiği hususlar ile selefin sözleri hakkında insanların en cahilleridirler. Bu yüzden önce inanır, sonra inandıkları şeye delil aramaya başlarlar. Bunun neticesinde de nassların bir kısmına iman edip, bir kısmını inkar yada tahrif ederler.

Önce rabıta diye bir amel uydurup, sonra buna Kur’an naslarından ve hadislerden uygulamakta oldukları şeyle hiçbir alakası olmayan kelimeleri delil getiren sufiler ile, akide meselelerinde kendi uydurdukları inançlara mülhit felsefecilerin sözlerini delil getirmeye çalışan kelamcıların durumları böyledir.

21- Hilelere Dayanmak



21- Hilelere Dayanmak

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, cumartesi ashabının yaptıkları hakkında şöyle buyurmuştur:

“Yahudilerin işlediği şeyi işlemeyin! Onlar en düşük hilelerle Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal saydılar.”1

İbn kayyım şöyle demiştir: “Hakkında lanet edilen konulardaki hadisler iyi düşünülürse bunların genelinin hileler yoluyla Allah’ın haramlarının helal sayılması ve farzların düşürülmesi hakkında olduğu görülür.”2

Cabir radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem fetih yılında:

“Allah Teala içki, put, ölmüş hayvan ve domuz satışını haram kılmıştır” buyurdu. Bazı kişiler:

“Ölü hayvanların yağı(nın satışı) için ne dersin? Zira onunla gemiler ve deriler yağlanır, insanlar da onu aydınlatmada kullanıyorlar” deyince:

“O(nun) satışı da haramdır”buyurdu. Sonra şöyle buyurdu:

“Allah Yahudileri kahretsin! Allah iç yağının satışını kendilerine haram etmiş, ancak onlar bu yağları eritip satmışlar ve parasını da öyle yemişlerdi” 3


1 Hasen. İbn Batta, İbtalu’l-Hiyel(s.46) Tefsiru İbn Kesir (2/157) el-Elbani Sıfatu’l-Fetva (s.28)İrvau’l-Galil (1535)
2 İ’lamu’l Muvakkiin(3/171-172)
3 Sahih. Buhari(2236) Muslim(1581)  

20- “Selefin Menheci Daha Selametli, Halefin (Sonrakilerin) Menheci İse Daha İlimli ve Hikmetlidir” Sözü



20- “Selefin Menheci Daha Selametli, Halefin (Sonrakilerin) Menheci İse Daha İlimli ve Hikmetlidir” Sözü

Sonrakilerin metodunu temize çeken, son derece sapıkça olan bu görüş geçersiz ve birkaç yönden çelişkilidir.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“İslam’a ilk girenlerin birincileri Muhacirler ve Ensar ile, iyi işlerle onların ardından gidenlerdir. Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular. Onlara altlarından nehirler akan cennetler hazırlandı ki , içlerinde ebedi kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.”(Tevbe, 9/10)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim kuşağımdakiler (sahabeler), sonra onlardan sonrakiler (tabi’inler) ve onlardan sonrakiler (Tabi’inlerin Tabileri). Daha sonra bazı insanlar gelir ki, onlardan birinin şahitliği yeminini, yeminide şahitliğini geçer.”1

Sonrakiler nasıl olur da Allah’ı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i insanların en hayırlılarından daha iyi bilirler? Hayırlı olmak, ancak ilim ve hikmette değil midir?

Önderlerinin kendilerinden beri olduğu bir mezhepte hangi ilim ve hikmetten söz edilebilir? Öyle bir mezhep ki öncüleri onun yanlışlığını ilan etmiş, kendileri de şaşkınlıklarını kabul ederek, Allah, Rasulu ve ümmetin Selefi hakkında öne geçenlerden ve öne aldıklarından pişman olmuşlardır.

Bu görüş, katmerli cahilliktir. Halef, Selefin görüşünden habersizdir. Onlar, kendilerinin cahil olduklarını bilmiyorlar. Aslında öyle olmadığı halde kendilerini bir şey zannediyorlar.

Sefarini, şöyle demişitir: “Ellerinde kesin bilgi olmayan, Selefi takdir etmeyen, Allah’ı, rasulunü ve ona inananları, emredilen bilgiye göre tanımayan bazı kimselerin: “Selefin daha sağlam, halefin daha bilgili ve hikmetli olduğu” şeklinde söyledikleri söz, yani halefin seleften daha bilgili olması imkansızdır.

Bunlar, Selefin yolunun, anlamadan sadece Kur’an ve hadis ifadeleriyle iman olduğunu zannettiler. Bu, ümmetlerin derecesidir. Yine onlar zannettiler ki halefin yolu, çeşitli mecaz ve garip kelimelerle, nassların asıllarından uzaklaşmış manaları çıkarmaktır. Bu bozuk zan, manası, üstün durumda olan İslam’ı devreden çıkarmaktır.

Böylece Selefin yolunu yalanladılar, halefin yolunu onaylamakla da saptılar ve iki batılı bir araya getirdiler:
Selefin yolunu bilmemek ve onlara iftira etmek, bilmemek ve başkalarının yolunu onaylamakla sapıklığa düşmektir.2



1 Hafız İbn Hacer’in el-İsabe’de (1/12)  ve Munavi’nin Fezu’l-Kadir’de (3/478) belirttikleri hadis mütevatirdir. El-Kettani de Nazmu’l-Mutenasir’de (s.127) bunun mütevatir olduğunu onaylamıştır.
2 Levami’u’l-Envari’l-Behiyye, (1/25)